Eksik Edâ Ehliyeti Ne Anlama Gelir? Tarihsel Bir Perspektiften Ehliyet Kavramının Dönüşümü
Geçmişe biraz dikkatle baktığımızda, bugün bize son derece doğal görünen hukukî kavramların aslında yüzyıllar boyunca süren tartışmaların, toplumsal ihtiyaçların ve insan hayatını düzenleme çabasının ürünü olduğunu fark ederiz. Eksik edâ ehliyeti de yalnızca fıkıh kitaplarında karşılaşılabilecek teknik bir terim değil; insanın ne zaman kendi iradesiyle karar verebileceği, hangi noktada korunmaya ihtiyaç duyacağı ve toplumun bireysel özgürlük ile koruma arasında nasıl bir denge kuracağı sorularının tarih boyunca aldığı cevaplardan biridir.
Bugün “ehliyet” dediğimizde çoğu zaman medeni hukukta kişinin kendi adına işlem yapabilmesini düşünüyoruz. Oysa kavramın tarihsel köklerine indiğimizde çok daha geniş bir dünya ile karşılaşırız. Akıl, temyiz, bulûğ, rüşd, vesayet, velâyet ve malın korunması gibi kavramlar aynı tartışmanın farklı parçalarıdır.
Bu nedenle eksik edâ ehliyetini anlamak, yalnızca “kim hangi işlemi yapabilir?” sorusunu cevaplamak değil, geçmiş toplumların insanı hukuk karşısında nasıl konumlandırdığını anlamaktır.
Edâ Ehliyeti Kavramının Temel Anlamı
Vücûb ehliyeti ile edâ ehliyeti arasındaki fark
İslâm hukukunda ehliyet klasik olarak iki ana başlık altında ele alınır: vücûb ehliyeti ve edâ ehliyeti. Vücûb ehliyeti kişinin haklara ve borçlara sahip olabilme kapasitesini ifade ederken edâ ehliyeti, kişinin kendi söz ve fiilleriyle hukukî ve dinî sonuç meydana getirebilmesini anlatır. TDV İslâm Ansiklopedisi de edâ ehliyetini, kişinin haklarını bizzat kullanması ve hak ve borç doğurabilecek hukukî işlemleri gerçekleştirebilmesiyle ilişkilendirir.
Buradaki ayrım oldukça önemlidir. Bir insanın hak sahibi olabilmesi ile o hakkı kendi iradesiyle kullanabilmesi aynı şey değildir.
Örneğin küçük bir çocuğun miras hakkı bulunabilir. Ancak miras kalan taşınmazı satma, bağışlama veya başka bir hukukî tasarrufta bulunma konusunda aynı yetkiye sahip olması gerekmez.
Belgeler bize şunu gösteriyor: Klasik hukuk düşüncesi, insanı yalnızca “hak sahibi” veya “hak sahibi değil” biçiminde ikiye ayırmamış; kişinin aklî ve fizikî gelişimini de dikkate alarak farklı ehliyet dereceleri oluşturmuştur.
“Eksik” kelimesi neyi ifade eder?
Eksik edâ ehliyeti, kişinin hiçbir hukukî kapasitesinin bulunmadığı anlamına gelmez. Aksine, belirli bir ölçüde anlama ve ayırt etme gücüne sahip olmakla birlikte hukukî sonuç doğuran bütün işlemleri bağımsız biçimde gerçekleştirecek olgunluğa henüz ulaşmamış olmasını ifade eder.
Klasik terminolojide bu durum nâkıs edâ ehliyeti olarak adlandırılır.
Burada özellikle temyiz kavramı önem kazanır. Temyiz, kişinin yaptığı davranışın anlamını ve sonuçlarını belirli ölçüde kavrayabilme gücüdür. Temyiz çağındaki çocuk, artık tamamen iradesiz bir varlık olarak görülmez; fakat kararlarının hukukî sonuçlarını bütünüyle üstlenebilecek durumda olduğu da kabul edilmez.
Bu ara kategori, aslında insan gelişimine ilişkin oldukça incelikli bir hukuk anlayışının göstergesidir: İnsan ya tamamen ehil ya da tamamen ehliyetsiz değildir; arada gelişimsel aşamalar vardır.
İlk Dönemlerden Klasik Fıkıh Sistemine
Kur’an’da malın ve yetimin korunması
Eksik edâ ehliyetinin tarihsel arka planını anlamak için İslâm hukukunun oluşumundaki temel kaynaklardan biri olan Kur’an’a bakmak gerekir.
Nisâ sûresinin 6. âyetinde yetimlerin mallarının kendilerine teslim edilmesi konusu ele alınırken “rüşd” kavramına özel bir önem verilir. Âyet, yetimlerin evlenme çağına ulaşmaları yanında rüşdlerinin de görülmesini ve mallarının kendilerine teslim edilmesini emreder.
Bu ayrıntı son derece önemlidir. Çünkü burada yalnızca biyolojik büyüme yeterli görülmemekte, malı yönetme ve makul karar verebilme kapasitesi de dikkate alınmaktadır.
Başka bir ifadeyle hukuk, “kaç yaşında?” sorusunun yanında “kendi malını koruyabilecek durumda mı?” sorusunu da sormaktadır.
Bu yaklaşımın toplumsal bir nedeni vardı. Eski toplumlarda ekonomik varlık büyük ölçüde toprak, hayvan, ticaret malı ve aile mülkiyeti üzerinden şekilleniyordu. Bir çocuğun miras yoluyla büyük bir servete sahip olması mümkündü. Fakat servetin sahibi olmak ile onu yönetebilmek aynı şey değildi.
Birincil kaynak niteliğindeki Kur’an metni, bu nedenle rüşd kavramını malın teslimiyle ilişkilendirerek daha sonra gelişecek hukukî tartışmaların önemli dayanaklarından birini oluşturdu.
Hz. Peygamber dönemi ve uygulamanın önemi
İlk dönem İslâm toplumunda hukuk yalnızca teorik metinlerden ibaret değildi. Borç, yetimlerin malları, ticaret, miras, şahitlik ve aile ilişkileri gibi gündelik meseleler üzerinden şekilleniyordu.
Edâ kavramının kendisi de “bir şeyi yerine ulaştırmak, bir borcu veya görevi yerine getirmek, ödemek” anlamlarına dayanır. Hadis literatüründe emanetlerin teslimi, borçların ödenmesi ve çeşitli dinî-hukukî yükümlülüklerin yerine getirilmesi bağlamında edâ kökünden gelen ifadeler kullanılmıştır.
Dolayısıyla “edâ”, yalnızca modern anlamdaki işlem yapma yetkisine indirgenemeyecek kadar geniş bir tarihsel anlam taşır.
Abbâsî Döneminde Kavramların Sistemleşmesi
Fıkıh usulünün ortaya çıkışı
İslâm hukukunun erken dönemlerinde hukukî meseleler arttıkça, farklı durumları ortak ilkeler altında açıklama ihtiyacı da büyüdü.
Özellikle Abbâsî döneminde hukukçuların ve hukukî uzmanların rolü giderek belirginleşti. Wael B. Hallaq’ın hukuk tarihi çalışmalarında vurguladığı üzere İslâm hukuk teorisi zaman içinde farklı kaynak ve yöntemleri sistemleştiren gelişmiş bir yapıya dönüştü.
Bu süreçte akıl, temyiz ve hukukî sonuç doğurma kapasitesi arasındaki bağlantı daha ayrıntılı biçimde incelenmeye başladı.
Mâverâünnehir Hanefî hukukçularının çalışmalarında temyiz kavramının özel önem kazanması da bu gelişimin parçasıdır. TDV’nin temyiz maddesi, Debûsî, Pezdevî ve Serahsî gibi usulcülerin eserlerinde “mümeyyiz” ve “gayrü’l-mümeyyiz” ayrımlarının ve temyiz gücüne ilişkin kavramların kullanıldığını ortaya koymaktadır.
Mümeyyiz çocuk kimdir?
“Mümeyyiz”, en basit ifadeyle doğru ile yanlışı belirli ölçüde ayırt edebilen, yaptığı davranışın anlamını kavrayabilen çocuk için kullanılan bir nitelemedir.
Bu noktada hukuk ilginç bir orta alan yaratır.
Çocuk artık tamamen hukukî iradesiz değildir. Fakat henüz yetişkin de değildir.
Bu nedenle yaptığı işlemlerin hukukî sonuçları işlem türüne göre farklılaştırılır.
Belgelere dayalı olarak Hanefî yaklaşımında mümeyyiz küçüğün kendisi için tamamen yararlı işlemleri yapabilmesine daha geniş bir alan tanınırken, tamamen zararına olan işlemler geçersiz kabul edilir; iki yönlü veya farklı sonuçlar doğurabilecek işlemlerde ise veli izni veya sonradan onay gibi mekanizmalar devreye girebilir.
Eksik Edâ Ehliyeti Nasıl İşliyordu?
Menfaat sağlayan işlemler
Eksik edâ ehliyetinin en dikkat çekici yönlerinden biri, işlemleri tek bir kategori altında değerlendirmemesidir.
Örneğin bir çocuğun kendisine karşılıksız olarak yapılan bir bağışı kabul etmesi, onun açısından tamamen yararlı bir işlem olarak görülebilir.
Buna karşılık sahip olduğu malı karşılıksız biçimde başkasına bağışlaması kendi malvarlığını azaltır.
Bu nedenle klasik hukukçular işlemleri yarar, zarar ve iki yönlü sonuç bakımından değerlendirmişlerdir.
Bu sınıflandırmanın arkasında yalnızca çocuğu koruma amacı değil, iradenin hukukî sonuç doğurabilmesi için belirli bir anlama ve muhakeme düzeyinin gerekli olduğu düşüncesi vardır.
Veli, vasi ve vesayet mekanizması
Eksik ehliyetli kişinin korunması, bireyin bütün hukukî kararlarının yok sayılması anlamına gelmiyordu. Bunun yerine velâyet ve vesayet gibi kurumlarla destekleyici bir yapı oluşturuluyordu.
Osmanlı hukuk tarihi bakımından şer‘iyye sicilleri bu sistemin yalnızca teoride kalmadığını göstermesi bakımından değerlidir. 18. yüzyıl Diyarbekir şer‘iyye sicilleri üzerine yapılan araştırmalar, edâ ehliyeti bulunmayan veya haklarını kullanma bakımından sınırlı durumda olan kişilerin mallarının korunması ve yönetilmesi için vesayet kurumunun kullanıldığını ortaya koymaktadır.
Burada tarihçinin karşısına önemli bir soru çıkar:
Vesayet, bireyin özgürlüğünü sınırlayan bir kurum muydu, yoksa dönemin şartlarında bireyi ekonomik ve sosyal sömürüden koruyan bir güvenlik mekanizması mıydı?
Aslında iki cevap da belirli ölçüde doğrudur.
Tarih bize hukuk kurumlarının tek bir işleve indirgenemeyeceğini öğretir. Bir kurum aynı anda hem koruyucu hem sınırlayıcı olabilir.
Rüşd Kavramı ve “Yetişkinlik” Meselesi
Bulûğ her şeyi çözüyor muydu?
Klasik fıkıhta tam edâ ehliyeti açısından yalnızca fiziksel gelişim değil, akıl ve rüşd de önem taşır.
Bulûğ, biyolojik olgunlaşmanın göstergesi olarak kabul edilirken rüşd kişinin özellikle malını koruma ve yönetme konusunda yeterli olgunluğa ulaşmasını ifade eder. TDV’nin ehliyet maddesine göre hukukçular, kişinin bulûğ ile tam edâ ehliyetine ulaştığını genel olarak kabul etmekle birlikte rüşdün gecikebileceği durumları da dikkate almışlardır.
Bu nedenle klasik sistemde “büyümek” ile “sorumlu biçimde karar verebilmek” arasında ince bir ayrım bulunur.
Mecelle’nin sonraki Osmanlı hukuk geleneğinde yaptığı tanımlar da bu düşünceyi yansıtır. Mecelle’de reşid, malını koruyan, israftan ve ölçüsüz harcamadan kaçınan kişi olarak tarif edilir.
Bu, rüşdün yalnızca biyolojik bir yaş kategorisi olmadığını gösteren önemli bir birincil hukuk kaynağıdır.
Osmanlı Döneminde Eksik Edâ Ehliyeti
Fıkıhtan uygulamaya
Osmanlı hukuk düzeninde klasik fıkıh hükümleri mahkeme pratiği, idarî düzenlemeler ve örfî hukukla birlikte yaşamaktaydı.
Bu dönemde çocukların, akıl sağlığı bakımından sorun yaşayan kişilerin, sefihlerin ve çeşitli nedenlerle mallarını yönetemeyen kişilerin hukukî durumları önem taşıyordu.
Kāsır kavramı da burada karşımıza çıkar. TDV’ye göre kāsır, özellikle edâ ehliyeti bakımından eksikliği bulunan kişiyi ifade eder; küçükler, akıl hastaları, akıl zayıflığı bulunanlar ve bazı malî durumları sebebiyle kısıtlanan kişiler farklı şekillerde bu çerçevede değerlendirilebilir.
Dolayısıyla eksik edâ ehliyeti tek bir insan tipini değil, kişinin irade ve muhakeme kapasitesindeki eksikliğin hukukî sonuçlarını açıklayan geniş bir kategoriyi ifade ediyordu.
Şer‘iyye sicillerinin gösterdiği gündelik hayat
Tarih kitaplarında hukuk çoğu zaman soyut kurallar halinde anlatılır. Oysa şer‘iyye sicilleri bize bu kuralların gündelik hayatla temas ettiği noktaları gösterir.
Miras paylaşımı, yetim malının korunması, vasi tayini, borç ilişkileri ve taşınmazların yönetimi gibi meselelerde ehliyet tartışmaları doğrudan insanların hayatını etkiliyordu.
Bu açıdan bakıldığında eksik edâ ehliyeti, yalnızca hukuk fakültesinde öğrenilen bir kavram değildir.
Bir çocuğun babasından kalan dükkânının nasıl işletileceği, annesinin veya başka bir yakınının onun malı üzerinde hangi yetkiye sahip olacağı ya da bir mirasın ne zaman çocuğa teslim edileceği gibi son derece somut meselelerle ilgilidir.
19. Yüzyıl ve Mecelle ile Yeni Bir Dönem
Geleneksel kavramların kanunlaştırılması
yüzyıl Osmanlı dünyasında büyük bir hukuk dönüşümü yaşandı. Avrupa hukuk sistemleriyle artan temas, modern devlet anlayışı, ticari ilişkilerin genişlemesi ve merkezîleşme ihtiyacı hukuk kurallarının daha sistematik biçimde düzenlenmesini beraberinde getirdi.
Bu dönemin en önemli metinlerinden biri olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Hanefî hukuk geleneğinden gelen birçok kavramı daha sistematik bir kanun dili içerisinde ifade etti.
Mecelle’deki rüşd ve sefeh tanımları, geçmişten gelen fıkhî düşüncenin modernleşen Osmanlı hukuk düzeni içerisinde nasıl yeniden formüle edildiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Burada tarihsel süreklilik ile değişim aynı anda görülür.
Kavramlar tamamen ortadan kalkmamıştır; fakat artık imparatorluğun değişen ekonomik, idarî ve hukukî yapısı içerisinde yeni bir biçim kazanmışlardır.
Modern Hukuk ile Tarihsel Paralellikler
Bugün “fiil ehliyeti” dediğimiz şey
Modern Türk hukukunda “fiil ehliyeti” olarak adlandırılan kavram, tarihsel edâ ehliyeti düşüncesiyle doğrudan aynı şey değildir. Modern hukuk kendi kavramsal sistemine ve kanunlarına sahiptir.
Bununla birlikte iki sistem arasında dikkat çekici bir soru ortaklığı vardır:
Bir insan hangi koşullarda kendi iradesiyle hukukî sonuç doğurabilecek bir karar verebilir?
Günümüzde de yaş küçüklüğü, ayırt etme gücü ve kısıtlılık gibi kavramlar hukukî işlem yapabilme kapasitesini etkiler.
Bu benzerlik, “modern hukuk eskisinin aynısıdır” anlamına gelmez. Aksine, farklı dönemlerin benzer insanî sorunlara farklı cevaplar verdiğini gösterir.
Tarihsel perspektif burada özellikle değerlidir: Bugünkü hukuk düzeninin kaçınılmaz ve tek mümkün model olduğunu düşünmek yerine, onun da belirli bir tarihsel yolculuğun ürünü olduğunu fark etmemizi sağlar.
Tarihçilerin Tartışması: Hukuk Sabit miydi, Değişiyor muydu?
Joseph Schacht ve “hukukçu hukuku” yaklaşımı
İslâm hukukunun tarihsel gelişimini incelerken Joseph Schacht’ın çalışmalarını görmezden gelmek mümkün değildir.
Schacht, İslâm hukukunu büyük ölçüde hukuk bilginlerinin şekillendirdiği bir yapı olarak ele almış ve onu meşhur ifadesiyle “jurist’s law”, yani “hukukçuların hukuku” şeklinde nitelemiştir.
Schacht’ın yaklaşımı, İslâm hukukunun oluşumunu tarihsel süreç içerisinde açıklama bakımından son derece etkili olmuş, ancak sonraki araştırmacılar tarafından birçok yönden eleştirilmiştir.
Özellikle “ictihad kapısının kapanması” ve hukuk sisteminin erken dönemde tamamlanarak büyük ölçüde değişmeden devam ettiği yönündeki görüşleri daha sonraki hukuk tarihi araştırmalarında ciddi biçimde sorgulanmıştır.
Bu tartışmanın eksik edâ ehliyeti açısından önemi büyüktür.
Eğer hukuk tamamen donmuş bir sistem olsaydı, çocukluk, rüşd, vesayet ve malî ehliyet gibi kavramların farklı tarihsel şartlara nasıl cevap verdiğini açıklamak zorlaşırdı.
Oysa tarihsel belgeler, hukuk düşüncesinin sosyal gerçeklikle sürekli temas halinde olduğunu gösterir.
Wael Hallaq ve hukuk ile toplum arasındaki ilişki
Wael B. Hallaq, İslâm hukuk teorisinin gelişimini daha dinamik bir tarihsel çerçevede ele alan önemli araştırmacılardan biridir.
Hallaq’ın çalışmalarında hukuk teorisinin yalnızca metinlerden değil, toplumsal gerçeklikten ve değişen ihtiyaçlardan da etkilendiği görülür. Cambridge University Press tarafından yayımlanan çalışmalarında hukuk teorisinin sosyal gerçekliğe verdiği karşılık ayrıca incelenir.
Hallaq’ın yaklaşımı, Schacht’ın daha katı tarihsel şemasından farklı bir perspektif sunar.
Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim bize önemli bir tarihçilik dersi verir: Bir hukuk metnini anlamak için yalnızca “ne yazıyor?” sorusunu değil, “hangi toplumda, hangi ihtiyaç karşısında ve hangi hukukçular tarafından neden böyle yorumlandı?” sorularını da sormak gerekir.
Eksik Edâ Ehliyeti Üzerinden Bugünü Yeniden Düşünmek
Çocuk, irade ve korunma
Bugün çocukların hukukî işlemlerinin sınırlandırılması bize son derece normal gelebilir. Fakat bu sınırların ardında oldukça eski bir tartışma vardır: Çocuğu ne kadar korumalı, ne kadar özgür bırakmalıyız?
Klasik fıkıh, bu soruya kategorik bir cevap vermek yerine işlem türlerine göre farklı sonuçlar üretmiştir.
Tamamen yararlı işlemler başka, tamamen zararlı işlemler başka, iki taraflı sonuç doğuran işlemler başka değerlendirilmiştir.
Bu yaklaşım günümüz tartışmalarını düşündüğümüzde hâlâ ilginçtir.
Çocukların dijital dünyada kendi adına sözleşme yapması, çevrim içi alışveriş gerçekleştirmesi veya sosyal medya platformlarında kişisel verileri hakkında karar vermesi gibi yeni sorunlarla karşı karşıyayız.
Bin yıl önce tartışılan “çocuk neyi anlayabilir?” sorusu, bugün teknoloji çağında başka bir biçimde yeniden karşımıza çıkıyor.
Koruma ile özgürlük arasındaki ince çizgi
Eksik edâ ehliyeti kavramının belki de en insani tarafı burada ortaya çıkar.
Hukuk, kişiyi korumak isterken onun iradesini tamamen yok saymamalıdır.
Bir çocuğun veya kısıtlı kişinin her kararının geçersiz sayılması, onu korumak kadar onun kişiliğini görmezden gelmek anlamına da gelebilir.
Buna karşılık hiçbir sınırlama getirmemek de ekonomik ve sosyal açıdan ciddi zararlara yol açabilir.
Geçmiş toplumların geliştirdiği vesayet, velâyet ve kısıtlılık mekanizmalarının temelinde bu ikilem vardır.
Bugün aynı ikilem farklı kelimelerle karşımızdadır:
Özgürlük mü, koruma mı?
Bireysel irade mi, toplumsal sorumluluk mu?
Yaş mı belirleyici olmalı, yoksa kişinin somut karar verme kapasitesi mi?
Bunlar yalnızca hukukçuların değil, hepimizin sorularıdır.
Eksik Edâ Ehliyeti Neden Tarihsel Olarak Önemlidir?
Eksik edâ ehliyeti, ilk bakışta dar ve teknik bir fıkıh terimi gibi görünebilir. Ancak tarihsel perspektiften incelendiğinde çok daha geniş bir anlam kazanır.
Bu kavramın arkasında insanın çocukluktan yetişkinliğe geçişi, malın korunması, aile yapısı, miras, ticaret, vesayet, sorumluluk ve irade gibi toplumların temel meseleleri bulunmaktadır.
Kur’an’daki rüşd vurgusundan klasik fıkıh usulündeki temyiz tartışmalarına, Hanefî hukukçuların işlem sınıflandırmalarından Osmanlı şer‘iyye sicillerindeki vesayet uygulamalarına, Mecelle’nin kanunlaştırma çabasından modern hukukta fiil ehliyeti anlayışına kadar uzanan uzun bir tarihsel çizgi vardır.
Bu çizgi bize önemli bir şeyi hatırlatır:
Hukuk, yalnızca kuralların toplamı değildir; toplumların insanı nasıl gördüğünü de anlatır.
Bir toplum çocuğu nasıl tanımlıyorsa, onun hukukî kapasitesini de büyük ölçüde öyle belirler. Rüşdü nasıl yorumluyorsa mülkiyetin devrini de ona göre düzenler. İradeyi nasıl anlıyorsa sözleşmenin geçerliliğini de o çerçevede değerlendirir.
Bu yüzden eksik edâ ehliyeti kavramına yalnızca “anlamı nedir?” diye bakmak eksik kalır.
Asıl soru belki de şudur:
İnsan ne zaman kendi hayatının hukukî öznesi olur?
Geçmiş hukukçular bu soruya akıl, temyiz, bulûğ ve rüşd üzerinden cevap vermeye çalıştılar. Modern hukuk başka kavramlar ve ölçütler geliştirdi. Geleceğin hukuku ise yapay zekâ, dijital kimlik, algoritmik kararlar ve çocukların çevrim içi dünyadaki faaliyetleri nedeniyle aynı soruyu yeni biçimlerde sormaya devam edecek.
Tarih burada bize hazır bir cevap vermiyor.
Daha değerli bir şey yapıyor: Bugünkü cevaplarımızın da bir gün tarihin konusu olacağını hatırlatıyor.
Belki geçmişi anlamanın en güçlü tarafı tam olarak budur. Yüzyıllar önce bir hukukçunun “Bu insan kendi malı hakkında karar verecek olgunluğa sahip mi?” sorusuyla bugün bir çocuğun dijital dünyada kendi adına karar verip veremeyeceğini tartışmamız arasında doğrudan bir özdeşlik yoktur. Fakat her iki tartışmada da insan iradesini, sorumluluğu ve korunma ihtiyacını dengelemeye çalışıyoruz.
Eksik edâ ehliyeti bu nedenle yalnızca geçmişin bir hukuk terimi değil, insanın hukuk karşısındaki konumunu anlamak için açılan tarihsel bir penceredir.
Ve belki de bu pencerenin önünde durup kendimize şu soruyu sormak gerekir:
Bir insanı korumak için onun yerine ne kadar karar vermeliyiz; onu özgür bırakmak için ise ne kadar risk almasına izin vermeliyiz?
Bu sorunun kesin ve değişmez bir cevabı olmayabilir. Tarihin bize gösterdiği şey de zaten budur: İnsan toplumları değiştikçe, aynı temel sorulara verdikleri hukukî cevaplar da değişir. Geçmişi bilmek, bugünü geçmişin içine hapsetmek için değil; bugün verdiğimiz kararların ne kadar tarihsel, ne kadar tartışmalı ve ne kadar insanî olduğunu daha iyi görebilmek için gereklidir.